İşaretler senin gibi değil

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]