Tek yaşam meme

BUZAĞILARIN BAKIM VE BESLENMESİ

2020.10.19 12:48 nudree BUZAĞILARIN BAKIM VE BESLENMESİ

Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakımvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.10.16 08:51 KeldornTP Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

Tanrı konusu, açıkcası yazmak konusunda istekli olduğum, ama boyutu ve büyüklüğünden ötürü yazmaktan dehşet ile kaçtığım bir konu olmakla birlikte, en azından sadece bir konspet olarak bile insanoğlunun zihninde önemli bir yer kaplamıştır, öyle ki modern düşünürlerin yeni yeni çıkmaya çabaladığı, ki senin bir çok hatalarını kapatmış, eksiklerini gidermiş ve tek başına ortaya koymaya cürret edemeyeceğin savları korumana yardım etmiş bir etmenin yanından ayrılmak acılı bir süreçtir, bir düşünce şeklinin başlıca sebebi olmuştur.
O kadar dehşetverici bir düşüncedir ki, olması ya da olmaması her türlü irdelendiğinde varoluşumuz ve sonumuz hakkında terör hissederek titrememize sebep olacak kadar güçlü bir düşünce iken, gene de safi ihtimali dehşete düşüren bu kavramı temaşa etmek için ayrı bir heyecanlı, ayrı bir arik davranış sergileriz. Bazı akıllı kimseler, bu kavramın üstümüze getireceği felaketi öngördüklerinden, bu kavramı düşünmeden hayatlarını devam ettirirler. Ama, tıpkı Erasmus’un da yazdığı Moriae Encomium(Deliliğe Övgü)1 adlı eserinde, kürsüye çıkıp kendini öven Stultita’ya naaıl bir hayranlık ile kapılmışsa, ben de ahmaklığı, deliliği ve dehşeti kendi zihinlerine kabul etmiş olan filazoflara hayranlığım sebebi ile, her ne kadar kendimi Erasmusla kıyaslayacak kadar kör ve ahmak olmasam da, tıpkı Erasmus gibi, ben de tutkunluğunu, onları anlatan ve düşüncelerini okuycuların dimağına aksettirmek isteyen bir hayran olarak yazmak niyetindeyim.
Bu hayranlığım, ne bir tarafa, ne de ötekine duyulan bir hayranlıktır. Ben ne düşmanı olan Hector’a2 bir saygı ve hayranlık besleyen Ajax’ım ne de Patrocullus’a bir sevgi ve dostluk hisseden Achillesim. Aradaki çekişmeyi başlatan kişi olmasam bile, Kendimi Eris olarak görüyorum. İki tarafın da harika silahlarını, cephelerini, kişilerini, bir tarafa karşı bir yakınlık hissetmeden, hissetmiş olsam bile göstermeden anlatmayı ve iki tarafı da adil bir şekilde tanıtmayı işteyen bir hayranlıktır benim duyduğum.
Genel olarak, tanrı problemini ele alırken, hem ontolojik, hem epistemolojik argümanları incelemekle birlikte, bunlara karşı sav olarak öne sürülen savlara de yer vereceğim. O noktadan sonra, tanrı ile alakalı bir çok soruyu ve cevabı da inceleyip, bunun bilim üstündeki etkisine de bakacağım. Gönlüm tüm tanrı görüşlerini anlatmayı istese de, kendimi en çok tek tanrılı dinler, özellikle de abrahamic dinler ile meşgul tutacağım, çünkü en bilinen, dolayısı ile en hararetli şekilde karşı çıkışan ve de savunulan görüşler, bu dinlerin gölgesinde çıkmıştır.
Gene aynı şekilde, modern fizik anlayışının getirmiş olduğu, ve duruma bağlı olarak Tanrı argümanlarını desteklemek için, veyahut çirütmek için kullanılabilecek bazı bilgi ve teorilerin, ne için tanrı meselesini ilgilendirdiği, ve nasıl argümanları güçlendirmek için kullanılabileceğini de göstereceğim.
Çok Tanrılı Evren Tasarımı Hakkında
İlk dinlere baktığımız zaman, bize göre aşırı animalistik ve şamanistik olanları bir kenara koyduğumuz zaman, evrenin, çeşitli portfolyolara sahip kadim varlıklar tarafından boyundurluk altına alınmış olduğunu görürüz. Gerek yunan mitosu, gerek de sümer mitosu, bir çok göreve, şekle ve de kudrete sahip, sayıca çok fazla tanrı barındırır. İlk argümanımız aslında bu şekilde kabul edilen bir mitosun mantıklı olmayacağı yönündedir, ve temelde iki kişinin görüşüne yer vereceğim. Bunlar Atinanın at sineği Sokrates, ve Hippolu Augustinus’dur.
Euthypro3 diyaloğunda, kendi davasına az bir vakit kalmış olan Sokrates, babasının bir köleyi öldürmesinden ötürü onu şikayet edecek olan Euthypro ile karışlaşır. Adelet üstüne gelişen bir diyalog sırasında, Sokrates, hep yapmış olduğu gibi, Adaletin genel bir tanımını ister. Diyalog devam ederken Euthypro adaletin tanrılara tapma ve inanma olduğunu, çünkü kuralları koyanların onlar olduğunu savunurken, Sokrates, birbirleri ile dalaşan, laf eden, kavga eden, suç işleyen ve muziplik yapan tanrıların hepsinin de aynı adalete sahip olamayacağını, yani bu hepsini memnun edebilecek bir adaletin olmamasının yanında, adaletin de hepsi tarafından memnun edilemeyeceğini anlatır.
Belki bunu bir adım daha öteye götürebilirsek, Augustinius’un vardığı sonuca birlikte varabiliriz. Augustinius, gençlik yıllarında Zerdüşt dininin dualistik yapısını çok sevmiş olmakla birlikte, bir süre sonra, eşit güce sahip ve birbirine düşman iki varlığın, düzenli ve de oturmuş bir şey yapamayacağını düşündüğünden, hristiyan olur.
Cidden de baktığımız zaman, birbirleri ile muhteşem bir harmoni içinde olamayan varlıkların, düzenli bir şey yaratması ve sürdirmesi mantıklı değildir. Birinin yarattığını, birisi bozacak, birbirleri ile anlaşamayacaklar ve bu durumda biz nasıl olur da kaosun içinde koybolmayacağız? Çok tanrılı bir evren tasarısı cidden de, çok büyük bir engele sahiptir. Bununla birlikte içinden çıkılamayacak gibi de değildir.
Cidden de tüm tanrıların yaratım konusunda eşit olduğu bir durum var ise, o zaman bu işin içinden çıkılamaz olması kaçınılmaz iken, yunan mitolojisinde bulunan her tanrının eşit olduğu, ya da yaratımla sorumlu olduğu söylenilebilir mi? Ama bu durum gene tanrı kavramının tanımlanmasını güç kılıyor. Bu sıralama nasıl belirlenir, tanrı olmanın vasıfları nelerdir ve de ön önemlisi, evrene hükmetme durumunda da bir düzen olmaması durumu hala geçerliliğini korur iken, naaıl olur da çok tanrılı inancın bir kaosa sebebiyet vermeyeceği düşünülür? İşte bu gibi sorunlar, çok tanrılı dinlerin işinden çıkılamayacak çelişkilerle dolu olduğunu söylememiz için, az da olsa bir dayanak sunuyorlar. Gerçekten de, bu sorulara verilebilecek cevaplar, asla tam manası ile tatmin edici cevaplar olmayacaktır. Şayet çok tanrılı bir mitos, her zaman karmaşık olacaktır. Sonuçta insanlığın koruyucusu, sşk ve bereket tanrısı innanna aynı zamanda savaş tanrısıdır. Böyşe olduğu sürece de konu asla tatmin edici bir cevaba ulaşamayacaktır.
Şimdi, spesifik olarak çok tanrılı dinlere karşı yöneltilen en büyük soruları, argümanları( ya da bir argümanın çok çeşitli ifadelerini) öne sürdükten sonra, daha genel bir tanrı kavramı üstünde durmanın vakti gelmiştir.
Düzen Ve Amaç Argümanı
Öncellikle, gözlem üzerinde duran bazı açıklamalara yer vermek çok daha doğru olacaktır. Bu noktada teolojik bir argüman olan düzen ve amaç kanıtlaması üstünde durmamız doğru olacaktır.
Düzen ve amaç kanıtı, tanrının var olduğuna dair sunulan argümanlar arasından en sıklıkla kullanılan argümandır. Bunun sebebi, tamamen gözleme dayalı yapılan bir çıkarımın, hem daha kolay sunulabilmesi, hem de daha kolay aktarılabilmesinden ileri gelir.
Basitçe izah etmek gerekirse, Evrenin içinde bulunan her şeyin, incelendiğinde çok karmaşık olduğu, ve bu karmaşık yapıların hepsinin bir fonksyona sahip olduğu, bundan ötürü bu oluşan şeylerin bir yaratıcı tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Mesela, en ilkel bakteriler bile, kendi içlerinde yaşamalarını sağlayan, çok önemli ve de yerinde fonksiyonlara sahipler. Aynı şekilde insan gözü de bizim bir şeyi görebilmemiz için birçok fonksyonu yerine getiren daha küçük parçaya sahipler. Gene insan vücudu çalışabilmek için çok hassas ve mucizevi bir çalışma prensibine sahiptir. Hatta, her biyom, kendi içinde aşırı hassas ve güzel bir dengeye sahip iken, yaratıcıdan şüphe etmek, en basiti ile absürttür. Bu dünyanın, tıpkı bir saat kadar karmaşık ve dengeli olduğunu görüp de, bir yaratıcısının olmadığını düşünmek saçmadır. Sonuçta nasıl olur da bir saat gördüğümüzde onu imal eden bir yaratıcısı olduğunu düşünüyor, rastgele oluştuğunu düşünmüyorsak, bir saate benzeyen dünyanın da elbette bir yaratıcısı vardır.
Bu kanıt kendi içinde mantıklı olmak için, karmaşık olan evren ile, gene karmaşık olan saatin birbirleri ile olan anolojisinin güçlü olduğunu varsaymamıza ihtiyaç duyar. Şöyle ki, saatin zaten üretilen bir eşyanolduğunu bildiğimiz için, bir saat gördüğümüzde yaratıcısı olduğunu var sayarız. Ama insanlığın kendi gözlerini açtığı, doğal durumunda var olurken gözlediği evren ve evrenin elemanları, üretilmiş olduklarını gözlememiş olduğumuz için aynı şekilde düşünmek yanlış olacaktır. Aynı şekilde, benzetmenin kendisi ise, çoğu yönden birbirine benzemeyen iki şeyi, sınırlı benzerlikleri üstünden aynı yere koyar, bu da aslında onun zayıf bir anoloji olduğunu bize gösterir.
Bununla birlikte, evrenin kusursuz olduğunu söyleyecek kadar da gözlemlemediğimiz de bir gerçektir. Hatta Richard Dawnkins(Ünlü biyolog ve Ateizm görüşünün modern savunucusu.) “Inside Nature’s Giants”(Doğanın Devlerinin İçinde)4 isimli belgeselinde bir zürafanın anatomisinde, larengeal sinirlerin aslında mükemmel olmayan, kusurlu bir şekilde olduğunu bize gösterir. Bu noktadan da, aslında bize bir yaratıcının olmadığını, canlıların tek seferde haratılan mükemmel varlıklar olmadıklarını, evrimle gelişen kusurlu canlılar olduğunu gösterdiğini iddia eder, bu da bizi başka bir konuya, evrim meselesine getirir. Evrim tek başına tanrıyı reddedemez, hatta hristiyanlar, ki papa bile kabul etmiştir, bunu canlıların en iyi açıklanma şekli olarak kabul eder, evrim sisteminin ise tanrı tarafından yaratıldığına inanırlar. Bu da gene ilk argümanımızı zayıflatır.
Bununla birlikte, evrende hastalık, depremler, seller ve hatta savaş suçları, işkenceler, katiller gibi kişilerin bulunduğunu da hatırlarsak, evrenin hangi noktada mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu da sormak durumunda kalırız.( bu konuya kötülük probleminde döneceğim.)
Antropik İlke Argümanı
Tam da insan kötülük yapabildiği için bir tanrı vardır. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılması, özel olması ve gelişmesi. Şanlı insanlık tarihimizde insanın buraya kadar gelmiş olabilmesi için, mulaka ki ona yardımcı olmuş, rehberlik etmiş bir gücün var olmuş olması lazım değil mi?
Antropik ilke argümanı bize, insanlığın şu an olduğu konumda olmasının bir raslantı olamayacağını, tüm kainatın bize olanak sağlaması için ayarlanmış olduğunu söyler. Sonsuz evrende, bilinen karmaşık yaşam formları bu dünyada. Oysa bizim gibi yaşama koşul sağlayan binlerce gezegen var iken, hidrojen evrende en fazla bulunan element iken, niye sadece biz varız? Bütün bunların tesadüf olmadığı, bizim burada olmamıza sebep olan şeylerin incelenmesinde gözükebilir.
Ancak bu şekilde düşünenler de, olasılığın rastgele bir ihtimal olmadığına ve lendilerinin bir plan içinde yer aldıklarına inansalar da, aslında bunun bir olasılık olduğu, en basit şekilde yanlış neden ile yanlış sonucun birbirine bağlanmış olabileceğini gözardı ederler. Nasıl ki Occam’ın usturası, bize en basit açıklamanın doğru olmasının dahanolası olduğunu söylüyorsa bu durumda bu bakış açısının da eksik olduğunu bilmek gerekir. Kişi kafasına kuş pislemesinden ötürü piyangoda kazandığını düşünmemeli. Bizim piyangoda büyük ikramiye kazanmamız, bu işin rastgele olduğu ve de bizim kazancak kadar bahtı açık bir kişi olduğumuz gerçeğinden fazlasını anlatmaz. Geri kalan spekülasyonların kanıtını vermez.
İlk Neden Argümanı
Antropik ilke argümanının yanlış bir sebep sonuç ilişkisi sonucu ortaya çıktığını varsaysak bile, evrenin bir neden sonuç zincirinde var olduğu gerçeği değişmemektedir. Evrende olan her şeyin bir nedeni var. Bununla birlikte, tüm nedenler de başka bir nedenin sonucudur. Böyle bir durumda her şeyin nedeninin takip ettiğimizde neye ulaşırız?
Yukarıda bahsettiğim ilk neden kanıtı ile antropik ilke kanıtı, gözlemlere dayalı iken, Kozmolojik kanıt diye adlandırdığımız ilk neden argümanı, tamamen empirik olgular üstüne kurulmuş bir çıkarımdır.
Daha önce de demiş olduğum gibi, eğer ki her şeyin nedeninin takip edecek olursak, ki nedenlerin planlı olmadığını varsaysak bile onar da birer sebep sonuç ilişkisi içindeler, evrenin var olmasının da bir nedeni vardır. Evren var olduğuna göre, onun sebebi olan bir yaratıcı da var olmalı, çünkü evrenin var olması sebepsiz yere olamaz.
Ama biz bu varlığı tanrı olarak kabul edersek, onun ilk ilke olduğu manasına geleceğini de kabul etmek zorunda mıyız? Nitekim, aynı şekilde ‘Peki tanrının sebebi ne idi?’ Sorusunu yöneltmemizin önünde hiç bir sebep yoktur. Sonuçta eksi sonsuza kadar devam edemeyeceğine dair bir empirik sebebe sahip değiliz.( bu konuya bilimsel açıklamalarda geri döneceğim)
Gene bir ilk nedende durabiliyor olduğumuzu varsayalım. Bu durumda o ilk neden tanrı demek zorunda olduğumuza dair de bir olguya sahip değiliz. Bu ley evreni yaratmış olsa bile, bunun akla, iradeye, mutlaklığa sahip olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu durumda biz bu şeye tanrı diyebilir miyiz?
Ontolojik Kanıtlamalar
Bu noktaya kadar, empirik olan ve gözleme dayalı argümanlara baktık. Ontolojik argümanlar ise, zorunluluğa ve de gözlemlere dayanmadan, uslamlama kullanılarak elde edilen argümanlardır. Bu argümanlar savlarını, kendi varoluşlarından ötürü zorunlu kabul edilmesine yol açacak şekilde geliştirilmiş kuramlar olduklarından, çok güçlü ve çürütmesi çok zor argümanlardır. Öyle ki birazdan göreceğimiz gibi bu argümanlara verilen cevaplar bile tatmin edicilikten uzaktır.
Aziz Augustinus(354-430) bize tam olarak bir ontolojik argüman sunmamıştır. Gene de Confessions(İtiraflar)5 adlı eserinde, ondan sonra gelecek adamların da kullanacağı argümlanlar için bir zemin oluşturduğuna inandığım için buraya koymayı daha doğru buluyorum. Gene Augustine direkt olarsk bir ontolojik kanıt sunmadığı için, direkt olarak da kendisinden vir şey anlatmayacağım. Her me kadar anlatmak istesem de bu noktada bazı fedakarlıklar yapıp hozlı geçmem daha doğru olacaktır.
Augustine bize herkes ile ortak düşünebildiğimiz şeyler olup olmadığını sorarak başlar. Nitekim adalet kavramı, kişiden kişiye değişebiliyor iken, sarı rengi hepimizin kafasında aynı şeyi canlandıracaktır. Adalet, bakış açısına ve deneyime göre farklılık gösterecekken, sarı her zaman aynı gözükür, bu yüzden bazı düşünceler evrensel değil iken, bazısı evrensel olacaktır. Evrensel şeyler, var oldukları için evrenseldirler, dolayısı ile herkes tanrıyı düşündüğündüğünde, var olacak en büyük en güçlü varlığı düşünecektir. Bu varlık en güçlü ve en büyük olmak dışında düşünülemediği için var olmak zorundadır, çünkü bu kişiden kişiye değişemez şeklinde vir açıklama ile tanrının var olduğunu kanıtlar bize.
Modern bakış açısı ile bakıldığında, bu argümana şüphe ile yaklaşılabilir. Ne de olsa renk körlüğü diye bir durumun olduğunun farkında olan biz, herkesin kafasında sarı rengi aynı şekilde canlandırmayacağımı bilsek de, gene de bu argümana karşı üretebileceğimiz bir şey yoktur.( genel eleştirilerim bu kanıtlamayı da kapsayacak olsa da, direkt olarak bu kanıtlamayı hedef alan bir eleştiri bbulamadığımı, ya da koymayı gereksiz gördüğümü itiraf etmem gerekir.)
Yukardaki kanıtlamaya bakınca Anselmus(1033-1109) kendi argümanı da yaptığı açıklamada, mutlaka Agustinus’un düşüncesinden de etkilenmiştir dememek çok güçtür. Anselmus 1078 yılında Prolosgion6 isimli eserini tamamlıyor. Bu eserin 2. Kısmında bizi aşşağıdaki akıl yürütme şekli ile tanrının varlığına ikna etmeye çalışıyor, 3. Kısmında ise bunu çeşitlendirmeye çalışıyor.
l Tanım: Tanrı, kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyendir.
l Öncül: Kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen Tanrı düşünülebilir.
l Ara sonuç: Eğer ki kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen tanrı sadece zihnimizde olsaydı, ve gerçekte de var olan ve kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen bir şeyi de tassavuf edebiliriz, ama bu durumda tanrıdan daha yücesini tasavvuf etmiş olurduk, bu bir çelişkidir
l Sonuç: Tanrı var olmak zorundadır
İlk başta tanrının var olması için bir sebep gözükmese de, Anselmus burada haklıdır. Eğer ki Tanrı en yüce ise, bu durumda tanrının var olmayan hali, var olan halinden daha az yüce olacağı için, daha yüce halini hayal ettiğimiz şey, yani var olan şey tanrıdır demek istemiştir.
Ama bu argüman tanım konusunda belli eksikliklere sahiptir. Öncellikle, ne için var olmak, sadece zihinde olmaktan daha yüce bir durumdur, bunun açıklaması yoktur. Anselmus bunu kabul edeceğimize inandığı için ya da bunun çalışması için böyle bir şeyi kabul ettiği için argümanı çalışıyordur. Yücelik tam olarak nedir? Bunun da cevabını bize vermez.
Tabii bu gibi sebeplerden ötürü, bir sürü parodi argümanlar üretilerek bu düşüncenin aksi veya düşüncenin absürdlüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bunlar arasından en yeni argümanlardan Raymund Smullyan(1919-2017) 1984 de öne sürdüğü argümanı örnek vermek istiyorum.
l Tanım: Evren, tüm yaratımlar içerisinde en etkileyicidir olanıdır.
l Tanım 2: Yaratımın Kalitesi,a) yaratılanın gerçek kalitesi,b) yaratanın becerisine bağlıdır
l Öncül: Yaratan ne kadar sınırlandırılmışsa, veya ne kadar dezavantajlı ise, yarattığı da o kadar etkileyicidir.
l Öncül 2: En büyük dezavantaj var olmamaktır.
l Ara sonuç: Bu yüzden, evren var olan bir yaratıcının yarattığı en etkileyici eser ise, ondan daha etkileyici olan var olmayan bir varlık tarafından yaratılmış olan bir evrendir
l Ara sonuç 2: Var olan bir tamrı bu sebeple, ondan daha yücesi düşünülemez bir varlık değildir, çünkü daha etkileyici bir evren yaratan var olmayan bir tamrı vardır.
l Sonuç: Tanrı yoktur.
Bu parodi argüman, etkileyici olsa bile, benim gözümde daha da yetersiz ve daha da zayıftır. Çünkü, ilk argümanın aksine daha fazla noktada soru işaretleri bırakmaktadır. Mesela, Var olan tanrının niye olmayandan daha yüce olmadığının bir sebebini aslında bize vermez. Bize var olmayan bir tanrının yarattığı evrenin daha muhteşem olduğunu göstermekle birlikte, bunun birini diğerinden daha yüce yapması için bir sebep olarak ele almamız gerekmez. Bununla birlikte var olmayan bir şeyin nasıl bir şey haratabildiğini de bize söylemez. Hatta evreni en etkileyici yaratım olarak kabul etse bile, öyle olmak zorunda değildir. Birden fazla evreni yaratmak, daha etkileyici değil midir?
Bununla birlikte, Thinking Machines Coorperations’da çalışan Paul E. Oppenheimer ve Stanford Universtesinde bulunan Edward N. Zalta isimli iki kişi, On the Logic of the Ontological Argument(Onlolojik Argümanların Mantıkları Üzerine)7 adlı 1991 yapımı ortak çalışmalarında Anselmus’un informal kanıtlamasını modal haline getirip tekrar kanıtlıyorlar, ancak Reflections on the Logic of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanların Mantıkları Üzerine Tekrar Düşünme)8 adlı çalışmalarında, Anselmus’un öncüllerine saldırıyorlar. Ki saldırmalarında haklılık payı var gibi. 2011 yılında A Computationally-Discovered Simplification of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanın Bilgisayarla Keşfedilen Basitleştirilmesi)9 adlı makalelerine göre, Anselmus’un kanıtlamasını modus olarak girdikleri otomatik teorem kanıtlayıcısı PROVER9 Anselmus’un kanıtlamasını doğru bulmakla kalmıyor, tek ve daha güzel bir öncülleme ile modifiye ediyor. Ancak bunu yaparken, birincil derece mantık kullanarak işlerini hallettikleri için, being ve existance’ı iki farklı yüklem olarak öner sürdüklerini de söylemem gerekir.
Buradan, aynı mantıkta, fakat farklı bir şekilde kanıt öne süren René Descartes(1596-1650) 1641 yılında Meditationes de Prima Philosophia(İlk Felsefenin Meditasyonları)10 adlı eserinin beşinci meditasyonunda Anselmus’unkinden farklı bir ontolojik argüman sunmaya çalıştı. Zira çok farklı olmasa da, bazı noktalarda daha farklı bir anlatışta bulunduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Descartes, Zihnimizin dışında da var olan ve de zihnimiz tarafından icat edilmemiş bazı kavramların olduğuna inanır. Mesela üçgen gerçekte var olmasa bile, iç açıları 180 eden, 3 köşeli ve 3 kenarlı bir kavramdır, be bu kavram dışına çıkamaz.
Elimizdeki bu bilgi ile, üçgen kavramından, üçgenin ne olduğunu ve zorunluluklarını çıkarabildiğimiz gibi, tanrının da ne kendisinin kavramından çıkarabiliriz.
Tanrı, mükemmelliklerin tümüne sahiptir, var olmak mükemmel olduğu için, tanrı var olmak zorundadır diyor. Her ne kadar biz şu noktada Anselmus ile daha farklı şekillerde tanımlamışlardır desek de, Anselmusun sorunları aynı zamanda Descartes’ın sorunlarıdır.
Mükemmelliklerin bir açıklaması yok. Mükemmel nedir, var olmak niye mükemmeldir gibi soruları cevapsız bırakıyor. Tabii, hızlı geçeceğim için bu kadar az yazsam da, Descartes’ın açıklamaları daha uzundur bu konuda. Gene de aslında olan tek şey, ‘Daha yücesi hayal edilemez’ tanımı yerine ‘Tüm mükemmelliklere sahip olan’ tanımı yapılmıştır.
Bunun dışında, sadece Descartes’ın kendi ontolojik argümanına özel yapılan bir çürütmeden bahsedecek olursak, Gottfried Wilhelm Leibniz‘in(1646-1716) 1676 yılı ve sonrasında, geleneksel tanrı açıklamasının yetersiz kaldığı düşüncesi ile birlikte, bu geleneksel düşünce ve kanıtlamaları çürütmek, eleştirmek ve daha iyisini yaratma işine girmiştir. 1684 yılında yayımlamış olduğu Meditations on knowledge, truth, and ideas(Bilgi, Fikir ve Gerçek Hakkında Meditasyonlar)11 adlı tez çalışmasında, Descartes’ın tanımını çelişik bulmuştur. Tanrı tüm mükemmelliklere sahip ise, içinde birbirinin karşıtı olan ve birbirine aykırı olan mükemmelliklere de sahiptir. Bir şey, kendi karşıtlığı ile birlikte iken, en mükemmel halinde değildir, o zaman tanrının bu şekilde tüm mükemmelliklere sahip olması başlıca bir çelişkidir.
Bununla birlikte Leibinz, 1676 da yazdığı Quod ens perfectissimum existit(Ve Mükemmel Varlık)12 isimli makalesinde mükemmeli tamımlayarak çok önemli bir açığı kapamıştır. Mükemmel “Pozitif ve mutlak olan veya sınırlara tabii tutulmadan kendini açığa vuran basit özellik” olarak tamınladığı için, tüm mükemmeller, birbirleri ile çelişemeyeceklerinden, yani mutlak veya sınırsız olacaklarından çelişemeyecekleri için, tanrı mükemmel olan her şeye sahiptir.
Bununla birlikte gene biz bu tür tanımlamalara genel olarak, ger şeyin iddia edilebileceği, düşünülebileceği şeklimde gelebiliriz. Mesela, uçan bir su aygırı veya memeli bir baykuş hayal edebilmem, bunların gerçek olduğunu, var olduğunu göstermez. Ama bu eleştiri de, çok başarılı değildir. Zira, tamrı her şeyi bildiği ve mükemmel olduğu, yüce olduğu için zatem var olmak zorunda bırakılırken, bu varlıklar, bu kadar büyük özelliklere sahip olmadığından var olmak zorunda, dolayısı ile gerçek olmak zorunda değildir. Memeli baykuşun varlığı, koşullu bir önermedir.
Bununla birlikte, her ne kadar yukarıdaki isimler informal mantık ile bir ontolojik kanıtlama sunmuş olsalar da( ve bunlar modal şekilde modifiye edilebilseler de) ciddi bir modal görüşü de açmanın vakti gelmiştir. Bu noktada başvuracağımız kişi, en büyük mantıkçılardan birisi olan Kurt Gödeldir.(1906-1978)
Gödel 1970 yılında Dana Scott’a ontolojik kanıtını gösteriyor. Bu kanıt ciddi modal mantık içermekte ve de Leibinz gibi ciddi tanım ve mantık çizgisinde gitmektedir. Modal mantık, olası olarak ve zorunlu olarak sembollerini de barındırdığı için, bir önermenin doğruluk cerecesinden bahsetöeyi mümkün kılıyor. Yukarıda bulunan diğer önermeler, bu şekilde yazılmadığı için bu derece besleyici ve önemli değildir.
Şimdi Gödelin argümanına bakalım.
l Belit 1: Her özellik için, o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse(P)
l Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
l Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklendirilir
l Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip olan şeye G diyelim(God)
l Belit 3: G pozitiftir
l Ara sonuç: Olası ihtimalle bir G vardır.
l Belit 4: Pozitiflik zorunlu olarak pozitiftir
l Tanım 2: Bir objede var olan, ve o objede bulunan her şeyi zorunlu kılan şeye ess(öz) diyelim
l Teorem 2: Tanrı olmak(G) Gnin özüdür
l Tanım 4: Tüm özleri zorunlu kılan şeye NE( Zorunlu var olma hali) diyelim.
l Belit 5: Zorlunlu olarak var olmak pozitiftir.
l Teorem 3: Tanrı var olmak zorundadır.
Bu kanıt da otomatik teori kanıtlayıcıları ile kanıtlanmıştır, kaldı ki biçimsel olarak da hatasızdır. Buna rağmen, pozitif nedir bu konuda bir tanıma rastlamıyoruz. Bu sebepten ötürü ne için var olmak bir pozitifliktir buna da cevap veremiyoruz.
Bununla birlikte pozitif olmak kanıtlamaya göre bir zorunluluk, dolayısı ile aslında olası olan her şeyi de zorunlu kılmış oluyor. Bu noktada olası ile zorunlu arasında bir fark koyması tamamen abes kaçıyor.
Bununla birlikte, bir kaç açıklama sunuluyor tabii ki. Bunlardan bir tanesi, tanrı gibi zorunlu bir varlık, nasıl oluyor da olası veya tesadüfi bir şekilde evreni yatatıyora cevap olarak özgür iradesi ile yarattığının cevabını verebilir, ki bu da hem felsefi hem de bilimsel olarak eleştiriye tabii(Gene geleceğim bir konu.). Gerek quantum gerek çoklu uzay teoremleri ile tartışılabilecek bir konu. Veya Leibinz gibi bu dünya, var olabileceklerin arasında en iyi dünyadkr diyerek de, soruna çözüm bulmaya çalışabiliriz. Çünkü David Lewis’in(1941-2001) Modal gerçeklik teorisine göre, bizim var olan dünyamız( zorunlu olmasına rağmen) olası olup da zorunlu olmayanlarla bir fark bulamayacağımız bir dünyadır.
C. Anthony Anderson(1940-) ise pozitifin kendi içinde bir çelişki barındırdığını iddia etmiştir. Öyle ki, ortalama boy pozitif bir özellik olmamasına rağmen, var olduğu için bir pozitifliktir, ama pozitif olmadığı için ortalama boydur. Buna rağmen, pozitiften kastın tanımı verilmediği için buna tam olarak bir doğruluk biçmek, maalesef ki mümkün değildir.
Başka bir Modal argüman için Alvin Carl Plantinga’ya(1932-) bakalım kendisinin argümanı, gene ve her zamanki gibi bir şeylerin kabulüne dayanmakla birlikte, kendisi bunu kabul ettiğini ve de asıl amacının kanıtlamaktan çok mantıklı bir şekilde böyle düşünülebileceğini göstermek istediği için böyle bir ontolojik argüman sunmuştur.
l Belit 1: Ahlaksal olarak mükemmel olan, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olsun, ona da en muhteşemlik diyelim
l Belit 2: Olası olarak var olan her gerçeklikte en muhteşem olan bir varlık olsun. Ona en yücelik diyelim.
l Belit 3: Ve de bu varlık zorunlu olarak var olmak zorunda olsun ve de bu yüzden zorunlu olarak en yecliğe sahip ise ona da en yüce diyelim
l Ara sonuç: en yüceliğe sahip bir varlığın olduğu olası bir gerçeklik var
l Terorem: Bu yüzden zorunlu olarak en yüce vardır.
Kötülük ve Özgürlük
Ontolojik argüman üstüne daha fazla yazı yazmayı düşünmesem de, argümanın bize sunduğu çok güzel bir noktadan yararlanarak başka bir soruna doğru kayalım. Yukarıda argümanın içinde bulunan en ahlaklı, bana Epikür’ün(341-270 M.Ö.) bir deyişini hatırlattı.
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür. Yok gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? Öyleyse o, kötü niyetlidir. Hem güçlü hem de iyi ise kötülük nereden geliyor?”
Epikürün sormuş olduğu bu soru, önemli bir sorundur cidden de. Baktığımızda, özellikle günümüzde hala ciddi bir takipçi sayısına sahip dinlerde, Tanrının şefkat dolu, iyi ve de en iyi olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki argümanları diğer tanrının varlığını kanıtlama konusunda bir hataya düşmediğini var sayarak incelesek bile, müslümanlığın Allah’ı veya yahudiliğin Yehweh’i bu soruları görmezden gelemezler. Onlar iyi ve de ahlaklı tanrılardır. Bu durumda onları, kendilerinin de kabul etmiş olduğu bir kötülük varken bile nasıl iyi kabul edebiliriz?
Bu dünyada insan eli ile yapılmış bir sürü kötü şey var. Zaten bunu kabul ettiği için bu dinler, kötüleri cezalandıran bir ölümden sonra yaşanılabilen bir öteki hayat bahşediyorlar. Bu tanrılar, kötülüğü yarattıkları için kötülük yapıyoruz. Dolayısıyla onlar için iyiler diyemeyiz. Bu şekilde düşünmek, hiç bir şekilde hatalı olmamakla beraber, buna bir kaç cevap verilebilir.
Bunlardan en kolayı, tanrının saf iyi olamayacağını kabul etmek, veya kötü bir tanrının varlığını kabul etmektir. Bazı gnostik düşünce okulları, dünyanın yaratıcısı ile kainatın yaratıcısını iki ayrı varlık olarak görürler. Dünyayı yaratan demiurge kötü ve acımasız iken, İsa figürünün babası olan Tanrı ise iyi bir tanrıdır. Bu şekilde eski ahit ile yeni ahitin tanrılarının arasındaki farkı da açıklarlar. Ama bu, eşitlerse, ilk başta demiş olduğum çok tanrının problemi sebebi ile saçma olurken, bir hiyerarşiye sahip olmaları durumunda, iyi tanrı önder ise, gene kötülüğe göz yumuyordur, eğer ki kötü tanrı bir liderlik ve yücelilik gösteriyorsa, o zaman da epikürün demiş olduğu güçsüz tanrı olmuş oluyor. Her türlü de bu soruna ciddi ve tatmin edici bir cevap verebilecek bir öneri değildir bu.
Daha tatmin edici olan cevap ise özgürlük olacaktır. Baktığımız zaman özgür irade dediğimiz şeyin var olabilmesi için en temelinde bir seçim yapma hakkımız olmalı. Seçim yapabilmek için ise iyi olana bir alternatif lazım. İki şey arasından alternatif seçmek ise olay, iki iyi arasından seçim yapılabilir, değil mi?
Buna cevabım hayır olacaktır. Herhangi bir iyilik hiyerarşisinin kurulabilmesi için, gene iyilikle kıyaslanıp, onu azaltabilecek bir kötü durumunun da bulunması gerekir. Çünkü sadece iyinin olduğu noktada, iyi tek bir formda kendini en açık ederek gözükecektir. Başka türlü kendini gösterebilmesi için, çeşitli tonlara bürünmesini sağlayacak etmenlere ihtiyaç vardır. “Hangisi daha mavi?” Sorusuna cevap verebilmek için, birisinin daha az mavi olması lazım. Bunun için de o rengin içinde başka bir renkden bir tutam bulunması lazım. Bu yüzden de kötülük, iyilik için bir şarttır.
Peki özgür olmaya ne için ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı, iyi olabilmek için olurdu. Kirli bir odayı, temizlemek dışında alternatifi bulunmayan birisi mi daha temizdir, toksa temizlemek zorunda olmamasına rağmen, temizlememeyi seçebilecekken temizleyen kişi mi? Bu sorunun cevabı tabii ki de kendi isteği ile temizleyen kişidir. Çünkü o, özgür iradesi ile seçmiştir. Bu yüzden dünyada var olan iyilik, özgür irade ile yapıldığı için çok daha değerlidir. Gene tanrı iyi olduğu için, en büyük iyiliği yaratacaktır. En büyük iyiliği yaratmak için özgür iradeyi yaratıyor olması lazım, bundan ötürü tanrı kötülüğü yaratmıştır. Hatta bir adım ileri gidelim, tanrı da iyilik yapma konusunda özgürdür, kötülük yapacak potansiyele sahip olmasına rağmen ebediyen iyilik yapacak olduğu için de hem en özgür, hem de en iyi varlıktır diyerek, ontolojik argüman kısmında bahsetmiş olduğum çoklu evren, potansyel evren ve de zorunlu evren problemini de burada kapatmış oluyorum.
Gene de, bu doğal afetleri, depremleri, yangınları ve hatta hastalıkları nasıl açıklar? Bunların bizim özgür irademizle arasında nasıl bir bağ vardır?
Buna da evrenin kendisinin seçim yapabiliyor olduğu cevabını verebiliriz. Sonuçta evren de tanrının yaratımı olduğu için, aynı mantık ile onun da özgür seçimlerle nasıl devam edeceğini seçebilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu noktada evrenin, gene insan aklı, iradesi ve kendi özgür seçimi ile, bir noktada sadece iyi seçecek bir evren olacağına inanmalıyız.
Bu elbette ki çok daha tatmin edici bir cevap olsa da, gene de sorgulardan ve karşı görüşlerden uzak durabilecek konumda değildir. Mesela özgür olduğumuz için kötülüğün var olduğuna karşı verilebilecek en güçlü cevap özgür iradenin cidden de en iyiye doğru evrilip evrilemeyeceği olabilir. Mesela en iyi için yaptığımız temellendirmeyi, en kötü için de yapabiliriz. En büyük kötülük, iyilik yapabileceklen yapmamayı tercih ettiğimiz durumdaki kötülük ise, bu durumda özgür olmak bizi ve de tanrıyı kötü kılmaz mı? Veya, özgür irade yüzünden acı çeken insanlara soracak olsak, onlar bize bu özgür iradenin getirdiği ızdırabı, ciddi manada özgür olmayan ama sadece iyilik yapan bir gerçekliğe tercih etmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, aslında özgürlük savunmasında ikinci bir temel kabul daha vardır, o da özgürlüğün kendisidir. Oysa ki bizim davranışlarımız, deneyim, kurallar ve koşullar çerçevesinde çoktan belirlenmiş şeyler de olabilirler.
Bu noktadan sonra tanrının özgürlüğüne gelip, kapanmış bir kapıyı aralayıp, son bir defa o aralığından bakmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Özgür irade tanrıda da varsa, bu yaratılabilecek evrenler içinden en iyisinde olduğumuzu gösterir, ve bu yüzden de diğer evrenlerin potansyel olarak ne olduklarına getirir, hatta aslında ilk nedene kadar da geriye gitmemize sevep olur. Şayet çoklu evrenler veya tek evren, bu konuların günümüzdeki yorumlamaları, ister istemez böyle karman bir yapıya girmektedir.
Evren Teorileri Ve Tanrı
Şimdi, aslında antropik ilke, ilk neden argümanı ve benzeri konularda yazmaya devam edebileceğim kadar konu varken, niye bunları yarıda kesmek zorunda kaldığımı anlatmam güzel olur. Genel olarak düşünceler, argümanlar ve de felsefe üstüne yazılı bir ödev olacağından, hatta dersin ismi metafizik olduğundan, uçları doğa bilimlerine dayanan bu cevapları diğer konularla bir arada yazmak istemedim. Çünkü metafizik, fiziğin hep ötesinde kalacak bir konu iken, benim onları aynı noktaya koyacak olmam kesinlikle sansasyonel olurdu. Bu yüzden de en sona alma gibi bir karar vermem anlaşılır olmuştur umarım. Gene yukarıda kapattığımı söylediğim konuları tekrar açacak olduğum için de kızılabilir, ancak bu noktada kendimi savunmayıp bana kızanları da kucakladığımı söyleyerek konuma geri dönüyorum.
Gene uzmanlık noktam, lisans alanım, ya da ayrıntılı bir okuma yaptığım alanlar olmadıkları için, üstün körü geçeceğim üstlerinden, bunu da bildirmek önemli.
Öncelikle, çok popüler olan big bangin kısa bir açıklamasını yapmak doğru olacaktır.
Big bang teorisi, evrenin büyük bir patlama ile yayıldığını bize anlatan bir toeridir. En düz şekilde, evren çok yoğun ve sıkışık iken, patlayarak genişlemeye başlamıştır, bu genişleme hala devam etmektedir, ve uzun bir sürenin sonunda günümüzdeki halini almıştır.
Bu teori ister istemez insanın aklına İlk neden argümanını getiriyor. Ve ilginç bir şekilde bu konuda diyecekleri var.
Big bang teorisinin kabulü üstünden geliştirilen Borde-Guth-Vilenki adlı teori, ikş farklı konuda da ayrı bir ışık tutuyor.
Arvind Borde, Alan H. Guth, Alexander Vilenkin adlı 3 kişinin hesaplamaları ve teorilerin göre hazırlanmış olan ve bu üç kişinin soyisimlerinden ismini kazanan Borde-Guth-Vilenki teorisi, zamanın eksi sonsuza gidemeyeceğini, dolayısı ile ilk sebebin var olduğunu göstermekle birlikte, çoklu evren tasarısının mümkün olmayacağını savunarak, görünürde Leibnz ve de Lewise bir darbe vuruyor. Bununla birlikte, belki de evrenin düzen ve antropic ilke argümanlarına da çok güçlü bir sav daha verecek.
Antropik ileye güçlü bir kanıt olarak verebileceğimiz bir başka örnek ise, gene big bang teorisinin anomalilerinden olan baryon asimetrisidir. Teoriye göre, big bang olduktan sonra, evrende eşit miktarda madde ve anti madde olmalı iken, bunların eşit olmaması ilginç bir durumdur. Şöyle ki dinyayı oluşturan her şeyin bir anti maddesi var, dolayısı ile dünyanın hatta evrenin kendini nötrleyecek olan madde ve anti maddeden ötürü var olamaması lazımdı. Doğal halinden ötürü var olamaması gerekn bir şeyin var olması, belki de insanlığın yaşamının rastgelelikten çok daha farklı bir şeyden ötürü oluştuğuna dair kanıt olabilir.
Bu kanıta verilebilecek başka bir savunma ise, genel olarak insan merkezli bir evren tasarısını savunmak için kullanılabilecek bir bilgiyi bize sunar.
Kopernik, astronominin en önemli isimlerindendir, ve kendisi kopernik prensipleri dediğimiz prensipler ile dünyanın evrenin merkezinde olmadığını göstermiş, ve bu sayede modern astronomi, evren incelemesi hatta fiziğin temel taşlarından birisi olmuştur olmasına da, kimse 500 sene blyunca kopernik prensiplerini onaylamayı denememiş bile. Fakat günümüzde iki fizikçi olan Robert Caldwell ve Albert Steppins CMB leri yanı kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek, erenin aslında kopernik prensipleri ile çakıştığını, ya da birazcık yanlış çıkardığını kanıtladı. Yukarda da bahsetmil olduğum gibi, evrende bir antimadde ve madde dengesizliği var, ve dünya bu dengesizliğin kırılma noktasında. Evren her yerde homojen değil, bilakis bizim bulunduğumuz gölgeye doğru bir yoğunlaşma veyahut merkezleşme yaşandığını söyleyebiliyoruz. Bu da gene evrende bir yaratıcının işi olarak görülüp, savunulunabilir.
Bununla birlikte, her ne kadar big bang bu tür sorunlarla karşı karşıya olsa da, başka evren tasarıları ile, önümüze konan sorunları aşabiliriz.
Big bang kadar bilinir olmasa da, Plazma kozmoloji teorisi en az 60 yıldır aramızda olan bir teori. Teoriye göre, evrenin var oluşunda ionlaşma ve plazmanın çok önemli olduğuna dair bilgiler veriril. Bununla birlikte evrenin bir başlangıcı yoktur, evren ionlaşma sonucunda bir plazma tabakasının oluşması ile evren olur, en temelinde bir başlangıç, ya da öncesi gibi durumları konuşmaya gerek kalmadan bir evren tasarısı kurarak, hem baryon asimetrisine çözüm bulur, hem de Borde-Guth-Vilenki teorisinin getirdiği cevaplar big bangin olmak alrunda olmasına dayalı olduğu için, hem çoklu evren tasarısını bozmaz, hem de bir ilk neden arayışına girmeyi zorunlu kılmaz.
Ve görüyoruz ki, kesin bir anlama veya cevap, en azından bu konu için, bilimle bile mümkün değildir. Şayet tanrı meselesi üstüne, burada özet geçtiğimden çok daha ayrıntılı ve de fazla konuşulmuştur. Gene de şu noktada, doğru konuları, olabildiğince kısa ve düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum, bu yüzden de bu çalışmayı, memnun kalmış bir şekilde sonlandırıyorum.
submitted by KeldornTP to ilericilik [link] [comments]


2020.10.15 11:27 nudree Buzağıların Bakım ve Beslenmesi

Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakimvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.02.09 00:25 karanotlar Sosyalizm için uzaylılarla ittifak! - Kavel Alpaslan

Sosyalizm için uzaylılarla ittifak! - Kavel Alpaslan

https://preview.redd.it/2yk7srphasf41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=42a3ab8cf60e11edb2bfed1b64efd84c55ac0118
Nükleer savaşla birlikte dünya nüfusunun neredeyse yarısı yok olacak ve böylece yeni bir toplum yapısı meydana gelecek... Yoksulluğu ve kapitalizmi yenmek için uzaylılarla işbirliği yapılacak... İnsanlar yunuslarla iletişim kurmayı başarınca devrim saflarına diğer canlılar da katılacak.... Tüm bunlar, bir bilim kurgu romanını heyecan verici kılmak için yeter de artar. Sanki Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi kitabına bol keseden toplumsal mücadele ve sınıf savaşımı eklemiş gibi! Fakat bunlar, Arjantinli J. Posadas'a ait ciddi politik düşünceler...


Günümüzde Posadizm, büyük ölçüde ‘meme‘ kültürü olarak karşımıza çıkıyor. Hoş, bu mizahı çevirenlere kim ‘haksızlar’ diyebilir ki? Oysa bu hareket sahiden sıradışı bir geçmişe sahip. Mesela Küba devrimi gibi tarihi anların içinde bulunmuş ve nükleer savaş kışkırtıcılığı ile suçlanmışlar. Liderlerine oldukça bağlı olan Posadistleri anlamak için biz de J. Posadas’ın hikayesinden başlayalım. Latin Amerika’daki önemli Troçkist liderlerden biriyken Posadas’ı, kendi ismini taşıyacak akıma doğru iten nedenler neydi? Uzaylıların komünist düşünceyi dünyaya yayacağını nasıl mümkün görüyordu?

Asıl adı Homero Rómulo Cristali Frasnelli olan Posadas, çoğu Arjantinli gibi İtalyan asıllı bir ailede dünyaya gelir. Gençlik yıllarında, önemli bir futbol kulübü olan Estudiantes’de forma giyer. Daha sonra bir kunduracıda çalışmaya başlar ve takibindeki dönemde dahil olduğu sendikacı hareketle birlikte devrimci mücadele ile tanışır. Ekim Devrimi’nin lider kadrosundan Lev Troçki’nin kurucusu olduğu ve Arjantin’de güçlü bir örgütlenmesi olan Dördüncü Enternasyonal’e katılır.

Kıtada Küba Devrimi süreci başlayınca Posadas, Fidel Castro’nun tarafında yer alır, hatta hareketin fiili bir ayağı da Küba’da oluşur. Fakat Castro yönetimini ‘fazla ileri gitmemekle’ eleştirirler ve araları bozulur. Ernesto Che Guevara daha sonra onlar için, “Karşı devrimci davranıyorlardı” diyecektir. Tabii bu polemik devrimin ardından Küba’nın Sovyetler Birliği ile ilişkileri ve diğer Marksist ekollerle yaşadığı tartışmalarla birlikte ele alınmalı. Biz 1960’ların başlarında Posadistlerin Dördüncü Enternasyonal’den de ayrılarak kendi ‘Dördüncü Posadist Enternasyonal’lerini kurduklarını söyleyerek devam edelim. Hareket, büyük ölçüde Arjantin, Uruguay ve Bolivya’da varlığını gösterir. Her ne kadar Posadas’ın ölümünün ardından çoğu yerden silinseler de bugün hâlâ Uruguay’da bir parti Posadist fikirleri savunuyor. İngiltere’de de Posadist bir örgüt bulunuyor…

‘NÜKLEER SAVAŞ’ STRATEJİSİ

Şimdi gelelim yazının odağını oluşturan Posadist fikirlerin ne olduğuna. Aslında bu hareket ‘ortodoks’ bir bakışa sahipti. Ancak diğer Troçkist akımlardan tamamen kopup kendi yollarına gitmelerindeki en önemli nedenlerden biri, ‘nükleer savaş’ üzerine muhtemelen dünyada pek az kişinin savunduğu bir fikri öne sürmeleridir. Posadas, olası bir nükleer savaşı, ‘kapitalizmin silinmesi için’ bir fırsat olarak görür. I. Dünya Savaşı’nın Sovyetler Birliği’ni yaratması ve II. Dünya Savaşı’nın yeni sosyalist devletlerin varlığına imkan vermesinden yola çıkarak büyük felaketlerin işçi devleti kurmaya neden olabileceğini öne sürer. Fakat kendilerinin ille de nükleer savaş arzulamadıklarını, sadece ‘krizi fırsata çevirmek üzere’ hazırlıklı olmak gerektiğinin altını çizer. Tabii Posadistlerin niyetlerine dair aksini iddia edenler de var.

Hikayenin en vurucu kısmına gelecek olursak, Posadistlerin ‘uzaylı yoldaşlarından’ bahsetmeye başlayabiliriz. 1968 yılında yazdığı bir metinde Posadas, konu hakkında görüşlerini oldukça açık bir şekilde belirtiyor. Ona göre ‘uzaylıların farklı koşullarda gelişen toplumsal yapıları olması, ortaya çıkan düzenin, dünyadaki kadar mücadele gerektirmeyişiyle açıklanabilir. Bu nedenle yaşamak için öldürmeye endeksli, agresif bir şekilde gezegenimize gelmek zorunda değiller. Sadece gözlemlemeye gelip bizden halihazırda haberdar olabilen bu uzaylılarla yoksulluğun kökünü kazımak için işbirliği yapabiliriz.’

NE SAĞ SAPMA NE SOL SAPMA!

Posadas, düşüncelerini şu sözlerle açıklıyor: “Eğer varlarsa, dünyadaki sorunları çözmek üzere onlara çağrılarda bulunmalıyız. Temel amaç, yoksulluğu, açlığı, işsizliği ve savaşı yok etmek, herkese insan kardeşliği temelli onurlu bir yaşam sunmak üzere araçlar sağlamaktır. (…) Buraya geldiklerinde yoksulluğu bastırmak için Dünya sakinleriyle birlikte müdahale edip işbirliği yapmak üzere diğer gezegenlerdeki varlıklara başvurmak zorundayız. Onlara bu çağrıyı yapmalıyız. Kendimizi onlara anlatabilmemiz mümkün. Tabii ki hemen anlayacaklarını bekleyemeyiz. (…) Onlarla birleşmeliyiz. İnsanlardan daha güçlü görünen onlar, gelip Dünya’nın sorunlarını çözmemizde bize yardım edecekler.”

Görüldüğü üzere, ‘dünya devrimi’, ‘tek ülkede sosyalizm’ ve ‘sürekli devrim’ tartışılırken Posadas oldukça açılmış ve ‘tek gezegende sosyalizm’ tezine karşı çıkarak fikrini belirtmiş. Buna rağmen Posadistler, sadece uzaylıları beklemek ve geldiklerinde nasıl iletişim kuracaklarına dair düşünmek üzerine kurulu bir hatta sahip değil. Normal şartlarda Marksist ‘sapmalar’, yatay bir doğru üzerinden ‘sol sapma’ ya da ‘sağ sapma’ olarak değerlendirilirken Posadizmi bir ucu yeryüzünde, diğer ucuysa evrenin bir başka köşesinde ‘dikey’ bir doğru üzerinden değerlendirmek gerekiyor herhalde…

Posadas’ın neden ‘medyatik’ bir kişilik haline geldiğini tartışmayacağız. Ama onu ‘meczup’ ilan etmek de çok doğru görünmüyor. Delice de gelse dahice de görünse toplumsal yaşama dair kuramları, tezleri, yorumları ele alırken herhalde en doğrusu önce kendi dönemiyle birlikte ele alıp daha sonra anlamlandırmaya çalışmak. Elbette bu anlamlandırma bir ‘olumlama’ olmayabilir. ancak şöyle düşünelim: Soğuk Savaş’ın yarattığı gerilim, Sovyetler’in uzayın fethine dair büyük atılımlar gerçekleştirmesi… Tüm bunlar sadece siyasileri değil, dönemin sanatçılarını da etkilemiştir. Nazım Hikmet’in yazdığı ‘uzay’ ve ‘evren’ temalı onlarca şiiri aklımıza getirebiliriz mesela. Uzayın ve evrenin Marksist düşünürler için her zaman dikkat çekici olduğu biliniyordu. Posadas ve ‘uçuk’ yorumları için de herhalde o dünya içerisinde bir anlam aramak makul görünüyor…

(Küçük bir öneri: Eğer Posadas haklıysa, uzaylılar bizi gözlemlediğinde bu yazıyla da karşılaşacaklar. Dolayısıyla Posadas’ı hafiften kollamamın temel nedeni, ne olur ne olmaz kendileriyle tersleşmek istemememdir. İntergalaktik zindanlar şimdi soğuktur, bence siz de dikkat edin.)

Kaynaklar

https://www.marxists.org/archive/posadas/1968/06/flyingsaucers.html

https://www.versobooks.com/blogs/3932-the-secret-history-of-marxist-alien-hunters

https://www.vice.com/en_us/article/dpw5aj/posadism-trotskyism-guillermo-almeyra-interview-876

https://www.bilimkurgukulubu.com/genel/inceleme/posadizm-nukleer-kiyamet-ve-uzayli-yoldasla

https://www.syfy.com/syfywire/ufos-dolphins-nuclear-war-and-communism-the-stranger-than-sci-fi-political-party

http://quatrieme-internationale-posadiste.org/EN/about.php

http://posadiststoday.com/j-posadas-on-wa

Desert Order (Strateji Oyunu)

Bu Oyunu 1 Dakika boyunca oynayın ve neden herkesin bağımlı olduğunu görünreal time strategy game, online gameDesert Order (Strateji Oyunu)

https://www.gazeteduvar.com.tdunya-forum/2020/02/01/sosyalizm-icin-uzaylilarla-ittifak-posadistle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.02 19:52 muhammetBulut Instagram Nasıl Bir Orospu Evladıdır? (aklına başka argümanlar da gelenler varsa eklesin)

Instagram öyle bir uygulama haline geldi ki. Sosyal medya denilen şeyin tekelliğine sahip olmakla beraber internet kültürü dediğimiz şeyin de ağzına sıçtı. Mark Zuckerberg 2016 yılında SnapChat'i satın alamayınca yine orospu çocukluğunu konuşturdu ve "snap" özelliğini çalıp Instagram'a "hikaye" adıyla yerleştirdi ve bu sayede Instagram'ın önlenemez yükselişi üçe, dörde ve belkide ona katlandı. Gelen kullanıcılar Facebook kullanmayı bırakıp Instagram'a geçerek hem Facebook'dan ayrılmaktan mutluluk duyduklarını düşünüyor hem de sonunda daha kaliteli bir uygulamaya geçtiklerini zannediyorlardı. Ancak bilmedikleri şey Facebook'da Instagram'da ve WhatsApp'da "Facebook Inc" e aitti. Ve bu bağımlılar Instagram'da geçirdikleri her saatte Facebook'a binlerce veri kazandırıyor. Bağımlılıklarına bağımlılık katıyorlar.
Instagram ilk etapta filtreli fotoğraf paylaşılan bir albüm niteliği görse de artık neredeyse bu özelliği ile hiç konuşulmuyor. Çünkü artık insanlar Instagram'a fotoğraf yüklemekten ziyade hikaye atmakla meşgul. Hikaye özelliği zaten bağımlılık yapan bir şeyken üzerine bir de "Keşfet" kısmındaki algoritma da gelişince artık Instagram bağımlıları (özellikle Türkiye) muazzam bir şekilde arttı. Türkiye olarak tüketici bir toplum olmamız sayesinde ülkemizdeki gençlerin yarısında fazlası bir gün Instagram'a girmeyince moralmen çöküyor ve can sıkıntısından geberiyorlar. Ancak fark edemedikleri şey şu ki Instagram'a girdikleri her dakika boyunca moralleri zaten sikiliyor. Neden olduğuna gelecek olursak;
1-Sahte Yaşam:
Eğer Instagram bağımlısı birini yakından tanıma imkanına sahipseniz bir şeyi fark edeceksiniz. Fotoğraf çekmelerindeki tek amaç Instagram'a yüklemek. Önceden insanlar bir yere gittiklerinde fotoğraf çekilirlerdi. Ancak şimdi fotoğraf çekilmek için bir yere gidiyorlar. DM denilen o yarraktan mekanizma ise toplumsal yapının öyle anasını sikti ki. İnsanlar gerçek hayatta bir kızın yanına yaklaşıp merhaba diyemez oldu. Ancak iş DM'e gelince "OO merhaba güzelim, O füzeler ne kızım düştüm amkq mq BugünDe DüştüK aMk Mq" gibi özgüven patlaması mesajları görüyoruz. Genellikle toplumsal yaşam kalitesi düşük olanlar ise Instagram'da gördükleri o sahte hayatı gördükçe göreleri geliyor ve Instagram'a her girdiklerinde moralleri fark etmeseler de berbat bir hale geliyor.
2-İğrenç Mizah Sayfaları
Önceden internette bir karikatür bir meme gördüğünüz zaman arkadaşınıza gösterirdiniz. Ancak şimdi gösterme ihtiyacı duymuyorsunuz. Çünkü artık Türkiye'deki herkes aynı şeyi görüyor aynı şeye gülüyor. Mizah seviyesi=0, Mizah çeşitliliği=0.
Ve bu sayfaların her gün reklamlardan bir servet kazanması da cabası. Üretkenliğe dair hiçbir şey yok. Çünkü bir içeriği sadece bir sayfanın hazırlaması yeterli. Geriye kalan 1000 sayfa aynı içeriği alıp hep aynı klişe başlıklarla size sunuyor.
Ve Instagram bağımlıların da tüm edindikleri kültür,mizah,bilgi bu kısır döngü içerisinde kalıyor.
submitted by muhammetBulut to KGBTR [link] [comments]


2019.03.15 22:34 Alberohome Kolaylıkla evi dekore etmek

İnsanlar yaşam alanını kendilerine göre dizayn etmek istiyorlar. Çünkü etrafındaki her şeyi sevdikleri şekilde dizmek onlara pozitif enerji verir. Yaşadığınız ortamlar arasında en fazla vakit geçirdiğiniz yer tabii ki evinizdir. Evinizi düzenlerken dikkat etmeniz gereken şeyler vardır. Ev dekorasyonu önemli bir husustur. Çünkü evi daha kullanışlı ve daha da güzel yapacak hususlar vardır. Öncelikle evin duvarlarından başlamalısınız. Evinizin duvarlarını evinizin büyüklüğüne göre seçmeniz sizin için avantajlı olacaktır. Çünkü açık renk duvarlar odaları daha ferrah gösterdiği gibi kapalı renk duvarlarda odayı daha basık göstermektedir. Eğer eviniz küçükse duvar boyalarını beyaz, bej gibi tonlarda seçmelisiniz. Eviniz büyük ise istediğiniz pastel tonlar ile duvarları boyayarak sıcak bir ortam yaratabilirsiniz. Son zamanlarda daha fazla kullanılmaya başlayan duvar kâğıtları ile, duvarlarınızı kaplaya da bilirsiniz. Örneğin bej rengi boyamış olduğunuz duvarın karşısındaki duvarı da içerisinde bej desenleri olan farklı bir duvar kağıdı ile kaplarsanız, çok daha modern bir görüntü elde etmiş olursunuz. Ev dekorasyonu yaparken tüm odaları tek tek ele almak gerekir. Çünkü her oda istediğiniz farklı bir konseptte olabilir. Daha fazla vakit geçireceğiniz oda, salondur. Salonda dikkat edilmesi gereken husus seçilen mobilyaların çok büyük ya da çok küçük olmamasıdır. Aynı zamanda duvar renkleri ve diğer mobilyalar bir bütün gibi gözükebilmeli, uyumlu olmalıdır. Bu nedenle salonunuzu iyi tanımalısınız. Koltuk boyutlarınızı çok büyük seçip, kullanım alanınızı küçült memeli, çok küçük seçip rahatlığınızı bozmamalısınız. Ev dekorasyonları ile ilgili ipuçlarından bahseden yayınlar ve internet siteleri piyasada mevcuttur. Siz dekorasyon ile ilgili fikir sahibi değilseniz, bu kaynakları okuyarak bilgi sahibi olabilir, son dönem ev mobilyaları ve trendleri hakkında fikir edinebilirsiniz. Unutmayın, eviniz sizin zevkinizdir. Evinizin tarzını siz belirleyin!
submitted by Alberohome to u/Alberohome [link] [comments]


2019.02.14 16:32 naturbes İyot Nedir? İyot’un İnsan Sağlığına Faydaları ve Zararları

İnsan sağlığı için kesinlikle gerekli olan mineraller arasında sayılan iyot hakkında her zaman çok konuşulur. Sonunda sofra tuzlarına eklenir ve biz onu iyotlu tuz olarak arar, kullanır, serperiz.
Bu çeşit günlük kullanımdan öte iyot aslında kimyasal sembolü I olan, halojen (eş yapıda), ısıtıldığında gaza dönüşen bir elementtir. Diğer birçok elementle birleşebilir, fakat havadaki oksijen veya azot ile ilgili herhangi bir reaksiyona girmez. Eksi bir elektron yüklü hali iyodürdür ve iyodür alkali cinsi elementlerle birleşerek çeşitli tuzları oluşturur. (Fakat bildiğiniz sofra tuzu kimyasal açıdan sodyum klorürdür. İyot ona eklenen bir mineraldir.) İyot nedir sorusuna yanıt verilirken sofra tuzlarından bahsetmeden geçilmez. İyodürlere en çok çözünmüş şekilde deniz suyunda rastlarsınız. Zaten mineralin keşfi de deniz yosunları üzerinde 1810 yıllarında yapılan deneylere dayanmaktadır.

İyotun İnsan Sağlığı İçin Önemi

Kimya, insan sağlığı veya sağlıklı beslenme hakkında bilgi veren makalelerde mutlaka iyot konusunu görmüşsünüzdür. Çünkü bu mineralin eksikliği vücut sağlığı açısından büyük sorunlar yaratabilir ki en yaygın örneği guatr hastalığıdır. İyotun faydaları nelerdir gibi bir sorunun yanıtı mineral olma özelliğinden dolayı direk insan sağlığı ile bağlantılıdır.
İyot Eksikliği
İnsan vücudundaki trilyonlarca hücrenin her birinde iyot bulunur, iyot olmadan yaşam devam etmez. Örneğin vücudun vazgeçilmez salgıları olan hormonların üretimine katkıda bulunur. Artan çocuk ve bebek ölümlerinin nedenleri içinde iyot eksikliği de sayılmaktadır. Ve iyot mental retardasyonu yani (tam olarak söylenmesi gerekiyor) çocuklarda zeka geriliğini önler. Ayrıca yorgunluk, atardamarların içinde görülen yağlı plakların oluşumu, ağrılı meme hastalıkları, migren, hipertansiyon, çeşitli kistlerin oluşumu, karaciğer yetersizliği, vajinal enfeksiyonlar gibi pek çok hastalığın arkasında iyot eksikliği vardır. İyot minerali omurilik sıvısı gibi bütün hayati bileşiklerin içinde bulunmaktadır.
İyot eksikliği kadınlarda kısırlığa neden olabilir. Ayrıca çeşitli zihinsel hastalıklarla birlikte terleme bozuklukları, prostat, meme kanserleri, aşırı hassasiyet gibi sorunlara yol açabilir. Tüm gebelerin günlük 250 mcg iyot almaları gerekir. Hamilelerde iyot eksikliği, erken doğum, düşük, ölü doğum gibi sorunlara yol açar. Bununla birlikte çeşitli anomalilere de neden olabilir.

İyot Nelerde Bulunur?

Yeryüzünde nadir bulunan elementler arasında sayılan iyot en çok deniz suyunda bulunur.
Yeryüzünde nadir bulunan elementler arasında sayılan iyot en çok deniz suyunda bulunur. Bir deniz kıyısına gittiğinizde mis gibi yosun kokuyor derseniz o aslında iyot kokusudur. Doğal olarak deniz ürünlerinde çok bulunur. (Örneğin 100 gram istakozun içinde 100 mikrogram iyot vardır.)
En önemli iyot kaynaklarından biri yumurtadır. Bir adet haşlanmış yumurta 12 mikrogram civarı iyot ihtiva eder. 12 kalorilik enerji verir ve çocuklarda günlük iyot ihtiyacının beşte birini tek başına karşılar. Bu yüzden çocuklarınıza bol bol yumurta yedirin. Aynı husus süt ürünleri açısından da geçerlidir. Bir bardak sütte 56 mikrogram iyot ve 98 kalori vardır.
En doğal ve sağlıklı iyot kaynağı, balıktır. Taze balık sayesinde ihtiyacınız olan iyot alımının gerçekleşmesi mümkün olmaktadır. Ancak düzenli olarak tüketmek gerekir. Günde 2 gram iyotlu tuz tüketmeniz, ihtiyacınızın karşılanmasını sağlayacaktır.

İyotun Yararları

İyotun Zararları

Normal bir insanın günde 150 mikrogram kadar iyoda ihtiyaç duyar. Bu rakam gebelik, lohusalık gibi özel dönemlerde artar. Beyaz ekmek, sarımsak, pazı, ıspanak, pirinç, makarna, kırmızı et, baklagiller, şalgam, maden suları, karaciğer ve kuru erik en iyi iyot depolarıdır.
İyotun zararları nelerdir konusu içindeyse gene guatr benzeri hastalıklar ve alerjiler sayılmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

İyot Nerelerde Bulunur?

Kabuklu deniz hayvanları, okyanus balıkları, yosun kelepleri, ıstakoz, istiridye, ton balığı, sardalye balığı, somon balığı, levrek, karides, sarımsak, susam, soya fasulyesi, şalgam, ıspanak
En iyi vitamin takviyesi olarak lanse edilen Naturbes Vitasmin içindeki 43 etken maddeden bir tanesi de iyot mineralidir. 2018 yılında tüketiciler ile buluşan Vitasmin vitamin kapsülü satış noktaları için eczane listesi ‘ni inceleyebilirsiniz.
submitted by naturbes to u/naturbes [link] [comments]